Hoşçakal;tek kelimelik bir cümleydi..

Gitmeyi ilk ne zaman öğrendik ? Ayağa dimdik kalkıp desteksiz yürüyebildiğimizde mi ? Yoksa yürüdüğümüz zaman kaldırmadıklarında mı öğrendik ? İlk canımızı acıtan olayda tek başımıza kalmak istediğimizde mi gitmek istedik ? 

Gitmeye karar verdiğin zaman herşeyi anlarsın. Gitmenin gerekliliğini kendine açıklayacak kelimelerin vardır. Gitmeden o kelimeleri bir de karşı tarafa anlatmak istersin. Ama zaten anlasaydı gitmek zorunda kalmazdın. Gitmek… Bir zorunluluk mudur ? Bir özgürlük müdür ? 

Duyguların düşüncelerin ve davranışlarınla gideceğin yere doğru müsade isterken , artık anlaşılmayı beklemek gibi bir umudun kalmamıştır. Umut ettiğin yollara çıkmamışsa yolun , yeni yollar umut edip yeni yolculuklara çıkarsın.Ve yol boyunca da düşünürsün ; 

Bazen kendini anlatmak için tonlarca cümle kurarsın , kendini anlatmak için karşıdakinin seni anlaması için çırpınırsın. Sonra söylediğin cümleleri beğenmez , yada şunu da söyleseydim dersin. Ben mi anlatamadım, yoksa o mu anlamadı beni ? Yoksa anladı da anlamak mı istemedi,düşünürsün…

Yaşadıklarını düşünürsün. Seni anlamayan insanları aynı kefeye koyup kefenin ağzını sıkı sıkı bağlamak istersin. Anlaşılmadığın bir ilişkide kelimelerin de tükendiyse susarsın. Susmak da yetmezse, görmek istemezsin, aynı ortamda bulunmak istemezsin. Kırgınlık adı verilen o duyguya eşlik eden diğer duygularla birlikte söylemediğin tek kelimen de kaldıysa hoşçakal deyip ayrılırsın oradan.

Bazıları ile hayatın 365 günden kısadır bazıları ile ise 365 günler eklenir ve eklenir. Yaşadığın günler kadardır hikayen,anlayabildiğin ve anlayabilenlerde dolu cümleler noktasıyla değil virgülleriyle var olur. Ama bazı cümleler noktalarını arıyor işte. Ve biterken de hoşçakalını istiyor. Hoşçakalsız bitmez bir cümle , hoşçakal eklemezsen nereye gideceğini bilemez kelimeler. Yorulur  senin tüm sabrını , sevgini bitirir.

Defalarca anlattığın cümlelerden tek bir kelime anlamamış olması senin hatan değildir, belki de lügatınızda ki kelimeler aynı değildir, belki de birbirine yabancı olmak dedikleri asıl budur. Gerçi aynı dili konuşmadığın insanlarla bile bir şekilde anlaşıyorken, bir şekilde anlaşılmayı beklemek çok görülmemeliydi. Ne kadar dil bildiğin değildir önemli olan, o dili kullanan insanları anlayabildiğindir. Bir tek kelimeni dahi anlamayan insanlara cümleler kurdun ,cümleyi anlamadıkça anlatmak istediklerinin önemli olduğunu bir kez daha anlatmak istedin , sonra bir kez daha , bir kez daha.

Sen hoşçakalına anlaşılmadığın kelimeleri yükleyip sürüyerek taşırken , hoşçakalın anlaşılamadığın yerden kuş olup uçar da gider.

 Gitmek kelimesini söyler söylemez çıkış kapısı canlanır Zihninde. Sevdiğin insanlardan ayrılırken kapıda vedalaşanlar olur, ama anlaşamadığın insanlarsa yada seni sevmeyen insanlarsa bomboş bir koridordur, soğuk ve sessiz.

Gittiğin zaman kalan sessizlikte anlaşılsan bile geri dönmek , elinde kalan buruşuk ve yıpranmış kağıdı tekrar tekrar kullanmaya benzer. Senin yazdığın satırları o silmiştir, yıpratmıştır ve sana kalansa onu çöpe atmaktır. Aslında çöpe attığın kelimelerin değil , çabalarındır. Sonra ilk önce çabalarından vazgeçersin, sonrada ondan/onlardan.

Hoşçakal anlamayanlar için sadece gitmekti. Oysa hoşçakal sadece gitmek demek değildi. 

Hoşçakal , bazen kırgınlıklarına bir veda , anlaşılmayan tüm kelimelerinin sonuna eklenmiş bir yüklem , belki de hikayenin cümlelerinin sonunun oluşturduğu bir başlıktı.

Hoşçakal.

Reklamlar

°°YÜZÜMÜZ,İÇİMİZİN AYNASIDIR°°

Yüz, ehli için, okumasını bilen için bir harita gibidir. İçimizin bir nevi krokisi yani. Oradaki her değişim, yüzümüzde etkisini gösterir. İçimizin rengi ne ise yüzümüzün rengi de odur. İçimize hangi sıfat hâkim ise yüzümüze de o…

Gözleri gök kadar parlak Genç o gün erken uyandı. İçinde sebebini bilemediği bir coşkunluk vardı. Hemen kalksın, dışarı çıksın, önüne ilk gelene selam versin, bunu istedi birden. Ama ne zamandır böyle coşkunlukların ardında derin uçurumlar bıraktığını biliyordu. Yitip gittiği acılar ihtiyat nedir öğretmişti.

“Hayırdır inşallah…” dedi ve sakince doğruldu.

Dışarı çıktığında göğün parlaklığı içine başka bir sevinç saldı. Gördüğü ilk banka oturdu ve bunun keyfini sürmeye başladı. Ne zihnine ne de kalbine kulak veriyordu. İçindeki hissiyatın akışına tabi oldu, gitti bir yerlere, artık nereye gittiyse.

Ne zaman sonra bilinmez, gözlerini açtığında karşısında eski bir arkadaşını gördü. Yüzüne hayretle bakışına elinde olmadan güldü.

“Niye güldün?” dedi arkadaşı.

“Niye şaşırmış gibi baktın öyle?” diye cevap verdi.

 “Yüzün, dedi, ne kadar farklılaşmış…”

Gülümsedi sadece. “Senin de öyle…” demedi ama.

Ayrılıp da Hakim’in yanına doğru yol alırken soracağı soruyu tekrarladı durdu:

“Yüzümüz neden farklılaşır acaba?”

Hakim soru üzerinde hiç düşünmedi bile:

– Tabii ki içimizin farklılaşması ile…

– İçimiz?

– İçimiz yani, gönül, ruh, nefis, kalp, benlik, ne dersen o… İçinin durumuna göre birisini beğen artık.

İçinin durumuna göre beğenmek de ne demekti? Sonraları bunun ileride ama çok ileride peşine düşmesi gereken bir soru olduğunu anlayacaktı. 

Hakim’in son sözüne eşlik eden göz kırpışına tebessüm ile mukabele etti:

– Şimdilik yüz bahsinde kalsak?

Hakim ellerini iki yana açtı:

– Sen bilirsin.

Soran gözlerle bakmaya başladı. Hakim arkasına yaslanırken eli ile duvardaki haritaya işaret etti:

– Nasıl bir harita bu?

– Fiziki harita.

– Ne anlama geliyor oradaki renkler, mesela bu kahverengi renkler ne anlama geliyor?

– Kahverengi karayı gösteriyor, yani toprak alanlar.

– Peki koyuluğu ne anlama geliyor?

– Koyu kahverengiler yüksek yerler, tepeler, dağlar…

– Açık kahverengi irtifası daha alçak yerleri, peki mavilikler?

– O da deniz, göl…

– Koyulukları da derinlikler değil mi?

Genç onayladı ama gözlerindeki soru işareti ile…

Hakim öne doğru eğildi ve parmağını kaldırarak bir soru daha sordu:

– Bu haritayı tahsil görmemiş bir çobana göstersen ne diyecekti?

– Herhalde anlamsız anlamsız bakacaktı.

– Sen her bir rengin anlamını bildiğin için gayet rahat okuyabiliyorsun bu haritayı değil mi?

– Evet…

Hakim gözlerini kıstı ve işaret parmağını tekrar sallayarak tane tane konuştu:

– İşte yüz de bir haritadır.

Genç soran gözlerle bakmaya devam ediyordu. Muhtemelen devamı gelecekti bu sözlerin. Hakim onu yanıltmadı:

– Yüz, ehli için, okumasını bilen için bir harita gibidir. İçimizin bir nevi krokisi yani. Oradaki her değişim, yüzümüzde etkisini gösterir. İçimizin rengi ne ise yüzümüzün rengi de odur. İçimize hangi sıfat hâkim ise yüzümüze de o…

Son cümleyi üstüne basarak tekrarladı:

– İçimize hangi sıfat hâkim ise yüzümüze de o…

Genç, işittiklerini hazmeder gibi bir an başını eğdi, ama ilk aklına geleni sormakta gecikmedi:

– Yüz değişmesi iç değişmesi mi demek o halde?

– Evet. Hem anlık hem de kalıcı değişimler için üstelik. Yaşadığımız her hal değişimi bir şekilde yüzümüze yansır. Yüzümüz içimizin aynasıdır.

– Ehli okur demiştiniz…

– Okur, çünkü okunmaması elde değil. O kadar nettir ki yayını…

– Anlamadım.

– Yüz, içimizdeki vericinin bir nevi ekranıdır. Oradan dışarıya bir yayın yapılır. Bu yayını alan hassas bir alıcının aynı zamanda bir vericisi olduğunu ve bu verici vasıtası ile sürekli yayın yaptığını düşün.

– Afedersiniz ama yine anlayamadım…

Hakim içten bir tebessümle öne doğru eğildi:

– Bugün alıcıların çok sıhhatli çalışmıyor herhalde?

Genç’in hafifçe yüzü kızardı, bir cevap vermedi.

– Peki yeniden deneyeyim o zaman. Şöyle düşün: İçin bir verici gibi yayın yapıyor. Kendisindeki değişimleri ve hissiyatı bir yerlere iletiyor. Bunu nereden yaptığı belli değil mi?

Son cümlesinde eli ile yüzünü gösterdi:

– Yüzümüz… Evet, yüzümüzün yaptığı bu yayını bir takım alıcılar alır ve kendi vericilerine iletir. Bak şu an sende böyle bir mekanizma işliyor. Yüzünde bir alıcı var, içindeki vericiye durmadan yayın aktarıyor…

Bu sefer işaret ve orta parmağını v şeklinde Genç’in yüzüne çevirmişti:

– Bana yüzündeki alıcıyı gösterir misin?

Genç bir an soruyu anlayamadı. V şeklindeki parmaklar gittikçe yaklaşıyordu ama. O an irkildi ve hızlı hızlı konuştu:

– Gözlerim, gözlerim…

Hakim nefesini salarken neşeyle bir de kahkaha attı:

– Evet ya gözlerin… Gözlerin, içeriye sürekli yayın aktarır. O yüzden nereye baktığına, nereye nazar ettiğine dikkat edeceksin. Güzele bakan güzel görüp güzel düşünür. Güzellikler içimizdeki güzellikleri harekete geçirir. Kötü manzaralar ise tam tersi.

Hakim hafifçe başını eğdi, işaret parmağını hesap sorar gibi salladı:

– Nereye nazar ettiğine dikkat edeceksin… Eğer buna dikkat eder, hep güzel bakar, güzel görür ve güzel düşünürsen an gelir gözünü de erdirir, baktığını görmekle kalmaz, erdirirsin de…

Genç nasıl diye sormadı, çünkü bunu sorması gereken zamana daha ermediğini biliyordu. Aslında bilmiyor, hissediyordu. “Soracağım zaman gelsin sorarım” dedi kendi kendine. Göz nasıl erdirir, gelecek soru buydu.

Evine dönerken yüzlere aşina olmanın aslında çok da matah bir şey olmadığını düşünüp durdu. Bir Arap şairinin mısrası geldi aklına:

“Şükür kimin kim olduğu sonradan biliniyor…”

Şükür dedi, YÜZÜ ŞÜKÜRLE AYDINLANDI AMA BUNU SADECE EHLİ  GÖRDÜ. 
Mehmet Lütfi Arslan’ın yazısı*

Karşıdan seyirci gibi izliyoruz, yazıp çiziyoruz, sonra kanıksıyoruz sonra da unutuyoruz..

Belki de hepimiz, her şeyi seziyoruz, biliyoruz. Ama gözümüzü, kulağımızı kapatıyoruz. Görmüyoruz, duymuyoruz; çünkü görüp duyarsak bir şeyler yapmamız gerekecek. Ve konuşmuyoruz; çünkü korkuyoruz. Canavarın kuyruğuna yapışmıyoruz. ‘Aman bırakın! Sakin uyandırmayın canavarı!’ diye bağırıyoruz dışarıdan. Canavarı yakalamaya çalışır gibi yapanların kim olduğunu, neye hizmet ettiklerini de bilmiyoruz. Belki de canavarın ta kendisidir kendi kuyruğuyla oynayıp bizimle alay eden.

Hatırlamak neye yarar?’ diye yineliyorum kızgınlıkla. Kızmakta haksız olduğumu biliyorum. Sorumlu olan o değildi, o da kurbandı herkes gibi. Biliyorum ama hırslanmaktan da kendimi alamıyorum, çünkü çaresizim.

‘Hatırlamak, başkalarına hatırlatmaya, başkalarını uyarmaya, direnmeye yarar,’ diyor fısıltıyla.

Bilmek, hatırlamak başkalarına hatırlatmaya, uyarmaya, direnmeye yarar, diye tekrarlıyorum. Yok yerlerin, yok zamanların farkında olan birilerinin yaşaması iyidir.

Hani çocukluk kabuslarında, elinizde bir toplu iğne ya da bir kibrit çöpüyle sonsuz bir duvarın tuğlalarını ya da uçsuz bucaksız bir sahildeki bütün çakıl taşlarını tek tek kaldırmak zorundasınızdır da, koyu yapışkan bir karanlıkta nefessiz kalır, boğulursunuz. Küçükken yüksek ateşle dalgın yatarken hep bu kabusu görür, kan ter içinde ağlayarak uyanırdım. İşte öyle bir çaresizlik duygusuydu ruhumu kuşatan…

Büyümüştük, ilkokul kitaplarımızdaki ‘gitmesek de, görmesek de bizim olan köyler’e inanmıyorduk artık. Gidip görmedikçe, köprüler kurmadıkça hiçbir yerin bizim olmadığını anlamaya başlamıştık. İyi niyet köprüleri kurmanın da yetmediğini, karşı tarafa geçmek gerektiğini, ama kurduğumuz köprülerin yeterince sağlam, yeterince geniş olmadığını bilmiyorduk henüz, öğrenecektik.

Ne kaldı aşktan geriye? 25 yıl sonra ne kalır? Bırakılanın bırakılan yerde bulunmaması korkusu, ayrılıkların ilişkiyi kemiren sinsi gücünden duyulan endişe, yitirme kaygısı. Tenin ateşinin sönümlendiği, erişilmezliğin çekiciliğinin yittiği yerde başlayan yumuşacık, güven dolu alışkanlık. Bir çeşit yaşam konforu, “orada biri var” duygusu.

Noktası bir türlü konulamayan, uzadıkça uzayan ve giderek anlaşılmaz olan bir cümleye benziyordu ilişkimiz. Hep baştan alınan, bir türlü ilerlemeyen ve bir türlü üstü çizilip iptal edilemeyen. Her ayrılıktan sonra küllendiği sanılan ve her defasında kendi küllerinden yeniden doğan…

Velhasıl-i kelam;

Beni, Senden uzaklaştıran her şeyden uzak tut, tut ki Allahım, hakkında kesin bilgim olmayan şeylerin tâlibi olmayayım. 

Unutama Beni 


-“Gözünden damlayamayan     gözyaşın olayım.”


Bir ayrılığın hüznü şu yakarıştan daha güzel nasıl yansıtılır bilemiyorum.


N’olur bırakma beni, daima sende ve seninle kalayım demenin en zarif biçimi.


N’olur ağlama ey sevgili, demenin…Ağlama ki akmayayım,gitmeyeyim, ağlama ki deryanın kendisiyken onun bir parçası, bir damlası, bir “damla parçası” olmayayım diye yalvarıp yakarmanın…


Ezgi hiç kuşkusuz ki sürecin daha öncesine atıfla başlar:


– “Boğazında düğümlenen hıçkırık olayım.”


Olayım ki sende kalayım, düğümleneyim ki kopamayayım.

Kopuş ve ayrılış, firak ve hicran, ve ardından bir damlanın kendisinden koptuğu ummâna o ürkek yakarışı:


– “Unutma beni, unutama beni.”

Ayrılmak başka, ayrı düşmek başka; ilkinde ayrılanların istenci rol oynar,diğerinde ayıranların.


AllahuTeala’da hep anılmak, hatırlanmak, unutulmamak ister, “anın beni ki ben de sizi anayım” der, her şeyi bağışlar ama unutanları, terkedenleri bağışlamaz, üstelik onları hemen unutulmakla/terkedilmekle tehdit eder.


Oysa ayrılmak, sanma ki iki taraflı bir edim, değil; ayrılık aksine hep bir tarafın ayrılığıdır, daima birinin ayrılığı. Bu yüzden de her ayrılık öyküsü, gerçekte bir terk etme, bir terk olunma öyküsü.


– “Ben nasıl ki unutmadım, sen de unutma beni,unutama beni.”


Farkında mısın, belki o narin yüreğin incinir korkusuyla seçenekleri çoğaltıyorum ey talib, yoksa terkeden âşık mı görülmüş bu âlemde? Biliyorum, çok insafsızca, ve fakat hakikat böyle:her defasında, terk ederken bile, terk olunuruz, terk ediliriz de bir türlü kabullenemeyiz.Oysa ne tuhaf,bizler inadına,terk olundukça gelişip olgunlaşırız; ayrıldıkça, yırtıldıkça, koptukça büyürüz; ama sırf ayrılığın acısına dayanmak için, sadece ama sadece acıya direnmek için… kendimizi büyütürüz.

Fiziksel mesafeler kimin umurunda,gerçek mesafeler daima ruhsaldır.Unutmak da istemeyiz bu yüzden, unutulmak da;daima hatırlamak ve hatırlanmak isteriz. N’apalım elimizde değil, sevgilinin yaşamından ayrılsak bile gönlünden ayrılmamayı isteriz.

Tamda burada hayal ile hafıza sözcükleri eşleşir, ve o uçsuz bucaksız insan gönlü tüm aşkların yegâne sahnesi haline gelir; tüm aşkların ve tüm ayrılıkların, yani firak ve hicranın her türlüsünün.


İlkin ana rahminden ayrılırız, sonra memeden, sonra gözlerden ırak düşüp evden ayrılırız, yuvadan, sonra okuldan, en son yaşamdan. Bu süreçte hatırlayabilmek için hatırlanırız, geçmişin sesini hep yanımızda duyumsarız, öyleki“…sevişirken, öpüşürken,yapayalnız dolaşırken,unutmaya çalışırken…”nedense içimizde bir yerlerde daima aynı seslenişin yankılanıp durduğunu farkederiz:


– “Unutma beni, unutama beni.”


Aşk sefili olmamanı öğütleyenlere aldırma ey talib, aşk bizatihi sefalettir, bir yoksunluk çınarıdır, heybetten gayrı yemişi de olmaz bu yüzden, sureti de. Firakta değil vuslatta dahi olmaz, çünkü asla itminan bulmaz aşk, hiçbir miktarla yetinmez, yetinemez, bir türlü doymak bilmez. Ezeli açlığın adıdır aşk. Kurbiyete ve yakınlığa düşkünlüktür, şaşma sakın, bu nedenle yüceltilmekten çok kınanmaya layık olanın sıfatıdır.

Hani sevgili?

Nerede bekliyor?

Bilmiyorum.

Ben hiç aşık olmuş muydum?

Adını, suretini, çehresini anımsamadığım bir yârin peşinden hiç koşmuş muydum bilmiyorum.


Niçin bu-ara-dayım?


Niçin kendimi bu denli huzursuz, bu denli yitik duyumsuyorum?


Niçin ilerledikçe önüme değil ardıma bakıyorum?


Kimi arıyorum?


Arayan mıyım, aranan mı, inan bilmiyorum.


Geçmişimi bir türlü anımsayamıyorum.


Yanıtlardan vazgeçtim, bazen sorularımı bile unutmaktan korkuyorum.


Korkuyorum, çünkü ne zaman gözlerimi kapasam, düşlerimde kendimi hep boşlukta süzülen bir gözyaşı damlası olarak görüyorum.


Anlamıyor musun ey Yar! Ben bile kendimi unutmuşum, bari sen unutma beni!


-Unutama beni.


zamaninbuhrani

​Geçen sadece zamandır,anlarsın.Bazı acılar zamanla geçmez.Zamanlı zamansız ağladığında anlarsın.En güvendiğin insanların bir yanılgıdan ibaret olduğunu anlayınca, köşene çekilirsin..Sığınırsın alemlerin Rabb’ine de;herkes seni sustu sanır. . .